BAĞIŞ YAP

Tarikat Ne ile Olur?

Tarikat Ne ile Olur?

Tarikat ne ile olur? Teşerrû ile yani şeriatı yaşamakla olur. Tarikat ile hakikat nefsi, mutmainne haline getiriyor. O zaman nefis, Müslüman olur. Mevlâ ondan, o da Mevlâ’dan razı olur ve şeriat sûretten, hakikate geçer.
Bir de tarikat her işte vasatı (orta yolu) gözetmekle, az yemek, az konuşmak, az uyumak ve sükût-i kalp ile olur. Kalp ile sükût ise gönüldeki düşünceleri atmakla olur. Hem lisan hem de kalp ile sükût edip lisanı ile konuşan hikmetle konuşur.

“Pâk eyle gönül çeşmesini tâ durulunca,
Dik tut gözünü, gönlüne gönlün göz olunca.
İnkârı ko (bırak), dil testisini ol çeşmeye tut dur,
Ol âb-ı safâ bahoşla tâ bu testi dolunca.
Çûn Hakk seni derbân derhânesi etti,
Dur kapuda, ğayri koma tâ ânı anda bulunca.
Evvel koma kim sonra çıkarmak güç olur güç,
Şeytan çerisi hâne-i kalbe koyulunca.
Sen çık aradan hânesini sahibine ver,
Bî şek gelur Allah evine sen savulunca.
Ey lâmekân! Seni ben çok aradım, çok,
Sînemde mukim olducağın tâ duyulunca.”1
Ali Râmitenî (kuddise sirruhû) hazretlerine “Tasavvuf nedir?” diye sordular: “Ayırmak ve birleştirmek,” diye cevap verdi. Yani kalbi mâsivâdan ayırmak, Cenâb-ı Hakk ile beraber olmaktır.

Tarikat Düstûrları

Abdülhâlik-i Gucdüvânî (kuddise sirruhû) tarikatımızın büyük meşâyıhındandır. Kendisi büyük, ulu kimse manasında olan “Büzürgvar” lakabıyla bilinirdi. Bu zâtın tarikatımızın ölçülerini bildiren düstûrları, kaideleri vardır. Bunları öğrenip tatbik etmeye gayret edelim. O düstûrlar şunlardır:

Hûş Der-Dem

Her nefeste, nefesin girmesinde ve çıkmasında ayık olmak, huzuru muhafaza etmektir. Allah Teâlâ’dan gâfil olarak tek nefes almamaktır. Hepimiz her nefes alıp verişimizde Mevlâ’nın Zâtına delâlet eden “Hû” ismini söyleriz.
Nitekim İsmet Garibullah (kuddise sirruhû) buyurur ki:
هُو اِيلَهْ حَيَّ قَمُو حَيْواَنْ اَيْ شَرِيفْ

“’Hû’ ile hayy, kamû hayvan ey şerif!”
“Ey şerefli kişi! Bütün canlılar ‘Hû (Allah)’ ile diridir.”
Bütün canlılar ne ile Hayy (diri)? “Hû” ile. Nefes içeri alınırken de “Hû” denir. Nefes dışarı verilirken de “Hû” denir.
“Hû” lafzı zâhirde cisimlere hayat bulduruyor. “Hû”nun hakikati ise ölü ruhları diriltiyor. Nasıl ki beden “Hû” demeden yaşayamıyorsa, ruh da onun manası olan Zât-ı Pâk-ı Sübhaniyye’yi bulmadan yaşayamaz.
Bulduktan sonra da mânevî hayatın devamı ve bekâsı, o “Hû”nun manasının devamına bağlıdır. Çünkü ruhun yaşaması Zât-ı Pâk-ı Sübhaniyye’ye yönlenmesine bağlıdır. Bir an nefessiz kalan beden öldüğü gibi, bir lahza Mevlâ’nın Zâtına yönelmekten kesilen ruh da sanki ölmüş gibidir. Nitekim şu hadîs-i şerîf’de bunun açık bir delilidir:

مَثَلُ الَّذِي يَذْكُرُ رَبَّهُ وَالَّذِي لاَ يَذْكُرُ
رَبَّهُ مَثَلُ الحَيِّ وَالمَيِّتِ

“Rabbini zikredenle, zikretmeyenin hali,
diri ile ölü gibidir.”2

Nazar Ber-Kadem

Şehirde ve sahrada (kırda) gidip gelirken, sâlikin gözünün ayağının ucunda olması, nazarını perakende etmemesi, sağa-sola dağıtmamasıdır.

İmâm-ı Rabbânî (kuddise sirruhû) buyurur ki: “Sâlik yolda yürürken ayaklarının üzerine bakarak yürümelidir. Zira ayaklarının üzerine bakarak yürümezse, nazar (gözün bakışları) etrafa dağılır, bu ise sâlikin kalbini perişan eder.”

Eskiden sâlikler bir yere gidecekleri zaman beraber gidecekleri ihvanına: “Falanca yere kadar bakalım, hangimiz nazar ber-kadem üzere gideceğiz,” derlerdi. Bu düstûra riâyet etmek için birbirleriyle yarışa girerlerdi. Bugün cadde ve sokaklarda dükkânların vitrinlerine, ona buna bakarak yürüyorlar.

O vitrinleri de, onlarda bulunan gelinlik ve benzeri İslâm’a uymayan her bir şeyi Âdem (aleyhisselâm)a meyvesinden yemesi yasak edilmiş ağaç gibi bilelim ve onlara gözümüzü ve elimizi uzatmayalım.

Tevâzû sahibi insanlar ayaklarına bakarak yürürler, kibirli kimseler gururlu bir şekilde dimdik yürürler.

Tesettürlü hanımların içerisinde kopuklar nasıl yürüyorsa, öyle yürüyenler var. Şunu unutmayın; tesettür İslâm’ı temsil eder!

Sefer Der-Vatan

Sâlikin kötü ahlâklarından, yani sıfat-ı beşeriyyesinden geçip sıfat-ı melekiyye’ye, iyi ahlâklara sefer etmesi, yol alıp ilerlemesidir.

Halvet Der-Encümen

Mecliste (zahirde, görünürde) halk, bâtında (gerçekte, iç âlemde) ise Hakk Teâlâ ile olmaktır.

اِبْداَنُهُمْ فِى الدُّنْياَ وَقُلُوبُهُمْ فِى الْآخِرَةِ

“Bedenleri dünyada kalpleri ahirettedir.”

Nûr Sûresi’ndeki şu âyet-i celîle de buna delâlet eder:

رِجَالٌ لَا تُلْهِيهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَنْ ذِكْرِ اللَّهِ

“Onlar; ne ticaretin, ne de alışverişin kendilerini Allah’ın zikrinden alıkoymadığı insanlardır.”3

Mektûbât-ı Rabbânî’de Şâh-ı Nakşibend (kuddise sirruhû)’nun şöyle buyurduğu rivâyet edilir:

رَأَيْتُ فىِ سُوقِ مِنَى تَاجِرًا اتَّجَرَ بِمِقْدَارِ خَمْسِينَ اَلْفَ دِينَارٍ تَقْرِيبًا وَلَمْ يَغْفُلْ قَلْبُهُ عَنِ الْحَقِّ سُبْحَانَهُ لَحْظَةً

“Mina çarşısında bir tüccar gördüm. Yaklaşık elli bin dinarlık ticaret yaptığı halde bir an bile kalbi Allah Sübhânehû’dan gâfil değildi”4

Şâh-ı Nakşibend (kuddise sirruhû)’ya sormuşlar: “Tarikatınızın binası neyin üzerinedir?” Buyurmuşlardır ki: “Halvet der-encümen.” Yani “Zâhirde halk ile bâtında Hak Sübhanehu ve Teâlâ ile olabilmek üzerine kurulmuştur.”

Yâd-Kerd

Dilin kalp ile beraber Mevlâ (celle celâluhû)’yü zikretmesidir.

Bâz-Geşt

“Mevlâ’dan her an agâh olmak, gönülde tutmak, zikirde istemeden hatıra gelen iyi veya kötü bütün düşünceleri nefyetmek, kovmak,”demektir. Bunun için zikrederken her yüz başında:

اِلَهِى أَنْتَ مَقْصُودِى وَرِضاَكَ مَطْلُوبِى

“Allahım! Maksudum Sensin! İstediğim de Senin rızandır!” Denilerek Mevlâ’dan başka her şey nefyedilir.

Bir zât tarikata girdi. Ona bu usul üzere zikretmesi tâlim edildi. Birkaç gün devam etti. Fakat bu söze kendisinin sâdık olmadığını gördü. Bundan dolayı üzüldü ve telaşlandı. Şeyhine gelip durumunu bildirdi. Şeyhi ona: “İnsan bu sözde sâdık olmasa bile, yalanı hakikat haline getirinceye kadar onda sâbit olmalıdır.” buyurdu. O da buna devam etti, sebat etti, neticede sözün hakikatine ulaştı.

Bir ibarede şöyle gelir:

اَلتَّقْلِيدُ باَبُ التَّحْقِيقِ

“Taklit, tahkikin (hakikate ulaşmanın) kapısıdır.”

Nigâh-Dâşt

Kalp üzerine uyanık olup başka düşünceleri kalbe sokmamaktır.

Yâd-Dâşt

Daima Hakk Teâlâ Hazretleri’yle beraber olmaktır.

İmâm-ı Rabbânî (kuddise sirruhû) bu hususta şöyle buyurur: “Yâd-dâşt: ‘Devamlı huzur,’ demektir. Her an Allah Teâlâ’nın huzurunda olmaktır. Bu nimet bu yolun büyükleri olan Hâcegân (kaddesallâhu teâlâ ervâhahüm) hazretlerinin yolunda çalışanların eline geçmektedir.

Yâd-dâşt kendisinde gaybet bulunmayan huzurdur. Yani Hazret-i Zât ve Tekaddes’in huzurunun şuûn ve itibar perdelerinden doğan bir aksaklık olmaksızın devam etmesidir.

Eğer bir vakitte huzur, başka bir vakitte gaybet olursa, yani bir vakitte perdeler tamamıyla kalkar, diğer bir vakitte kapanırsa, tecelli-i zâtî berkî’de olduğu gibi, Yüce Zât Sübhânehû’nun tecellisinde perdeler şimşek gibi açılıp sonra itibar ve şuûn perdeleriyle hızlıca kapanırsa, büyüklerin nezdinde bunun bir itibarı olmaz.

Bu makamda en kâmil anlamıyla fenâ gerçekleşir. Artık burada perdelerin geri gelmesi kesinlikle söz konusu değildir. Çünkü perdeler dönerse huzur, gaybete dönüşür ki buna yâd-dâşt denmez.”

Bu sekiz kaideye Şâh-ı Nakşibend (kuddise sirruhû) hazretleri tarafından şu üç kaide daha ilave edilmiştir:

Vukûf-i Adedî

“Zikirde sayıya riâyet etmek,” demektir.

Habs-i nefes yoluyla kelime-i tevhidi zikrederken 7, 9, 11, 13, 15… gibi tek sayılardan hangisine nefesiniz yetiyorsa onda durulur.

İstiğfar 100 defa olmalıdır, 99 değil, 101 de değil, tam 100.

Şâh-ı Nakşibend (kuddise sirruhû): “Zikirde sayıya dikkat etmek havâtırdan, türlü türlü düşüncelerden kalbi toplamaya delalet eder,” buyurur.

Vukûf-i Zamânî

“İçinde bulunan hale göre davranmak ve geçen zamanın muhasebesini yapmak,” demektir.

Bu husus hakkında Şâh-ı Nakşibend (kuddise sirruhû) şöyle buyurur: “Müridin bütün uğraşma ve çabalarını sonuca bağlayan ve onun muradına erişmesine en büyük müessir (tesir edici)lerden biri olan vukûf-ı zamânî, insanın her an kendi halini bilmesi; halinin şükretmeyi mi, yoksa özür dilemeyi mi gerektirdiğini anlaması demektir.”

Yakub-i Çerhî (kuddise sirruhû) şöyle buyurur: “Bahâuddîn Nakşibend Hazretleri bize kabz (tutukluk ve sıkıntı) halinde istiğfar etmeyi, bast (genişlik ve rahatlık) halinde de şükretmeyi emir buyurmuşlardır. İşte bu iki hale dikkat ve riâyet etmeye vukûf-ı zamânî denir.”

Vukûf-i Kalbî

“Zikirde kalbe yönelmek ya da kalbin Allah’a yönelmesi ve Ondan gâfil olmaması,” demektir.

Ya Erhamerrahimin!
Ya Erhamerrahimin!

Ya Erhamerrahimin!

Tut elimizden, yardım eyle bize, kusurlarımızı affet.

Bundan sonra kusur işlemekten muhafaza eyle.

İlim, amel, ihlası cem etmeyi nasib eyle.

Gecmişlerimize rahmet eyle.

Dualarımızı fazlınla kabul eyle.

AMİN.

1) Lâmekâni Hüseyin Efendi
2) Buhârî, De’avât: 66, no:6044, 5/2353
3) Nûr suresi ayet: 37
4) İmâm-ı Rabbânî, el-Mektûbât, mektup no: 33, 1/48

Gıda Paketi

DİĞER MAKALELER

BENİM HAFIZIM