BAĞIŞ YAP

Bilmenin Yüklediği Sorumluluk

 Bilmenin Yüklediği Sorumluluk

Her konuda olduğu gibi bilginin yüklediği sorumluluk konusunda da öncelikli örneklerimiz sahabe efendilerimizdir. Çünkü bilginin yüklediği sorumluluğun hakkını veren yegâne nesil sahabe neslidir. Onlar bilmiyorlardı, öğrendiler ve öğrenip sahip oldukları bilgiyi hem yaşadılar hem de yaşanması için canlarını, mallarını, evlatlarını, kanlarını ve terlerini bu yolda adadılar. Öğrendikleri ve bildikleri uğrunda her şeyini terk edip hicret eden sahabe topluluğunun başındaki Cafer bin ebu Talib’in Necaşi karşısında yaptığı muhteşem konuşma bilmenin sorumluluğuna dair en güzel örneklerdendir:

“Ey hükümdar! Biz cahil bir millettik, putlara tapardık. Laşeleri yer, her kötülüğü işlerdik. Akrabamızla münasebetlerimizi keser, komşularımı­za kötülük yapardık. Kuvvetli olanlarımız zayıf olanlarımızı ezerdi. Biz böyle bir durumda idik. Yüce Allâh bize kendimizden, soyunu, doğruluğunu, eminliğini, iffet ve nezahetini bildiğimiz bir peygamber gönderdi. O bizi, Allâh’a ve Allâh’ın birliğine inanmaya, ona ibadet etmeye, atalarımızdan bu yana taptığı­mız putları bırakmaya davet etti. Doğru sözlü olmayı, emanetleri yerine getir­meyi, komşularla güzel geçinmeyi, günahlardan ve kan dökmekten sakınmayı emretti. Her türlü ahlaksızlıktan, yalan söylemekten, yetimlerin malını yemekten, namuslu kadınlara iftira etmekten bizi menetti.” Cafer (r.a)’i böyle büyük bir cesaretle bir hükümdarın karşısında konuşturan da bilginin yüklediği sorumluluk bilinciydi. Eyyub el Ensari (r.a)’yi İstanbul’a, Ukkaşe (r.a)’yi Maraş’a kadar getiren, tebliğ ve davet bilinciyle yüz yirmi bin sahabeyi dünyanın dört bir yanına dağıtan da aynı sorumluluktu. Hz. Ebubekir (r.a)’e bütün malını, Hz. Ömer (r.a)’e servetinin yarısını Allah yolunda sarf ettiren, Hz Osman’a (r.a) kıtlık zamanında koca bir kervanı Allah için infak ettiren, Hz. Musab’a (r.a) bütün dünyalıkları elinin tersiyle ittiren de hep bilginin gerektirdiği muhteşem sorumluluk bilinciydi.  

Allâh Rasûlü (s.a.s)’nün yetiştirdiği güzide davetçilerin ve dâvâ adamlarının birinci önceliği öğrendiklerini ve bildiklerini hayata uygulamak ve bu yolda ellerinden ne gelirse onu yapmak olmuştur. Allâh onlardan razı olsun, onlar kaldıramayacakları yüklerin altına girmekten, abartılı davranışlardan, gösterişli ve fiyakalı işlerden, boş edebiyattan kaçındılar. Kapasiteleri neyi gerektiriyorsa onu yapmaktan da geri durmadılar. Kiminin bu yolda tek sermayesi canı oldu ve onu ortaya koymaktan çekinmedi. Kimi malını seferber etti, kimisi yük taşıdı, kimi nöbet tuttu, kimi temizlik yaptı. Onların dava yolundaki yegâne felsefeleri elinden ne geliyorsa onu yapmak anlayışı oldu. Onlar; pratik hayattan soyutlanmış, hayır üretmeyen, kuru işler peşinde koşmadılar. Niyet, duygu, düşünce ve eylem bütünü içinde sürekli Allâh’ın rızasını kazanma yolunda çabaladılar.

Kur’an’ımızdan öğrendikleri “birr” olarak ifade edilen hayrı ve iyiliği, yine onun tarif ettiği şekilde muhteşem ve ibretlik sahnelerle sergilediler. Allâh’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, rasûllere olan imanları kale gibi sağlam oldu. Efendimiz (s.a.s)’in onlara öğrettiği her bilgiyi harfiyen uygulama peşinde oldular. Akrabalara, yetimlere, yoksullara, yarı yolda kalanlara, muhtaçlara ve boyunduruk altında bulunanlara (kölelere, tutsaklara) mal sevgilerine ve mala olan ihtiyaçlarına rağmen yardım etme yarışına girdiler. Namazı dosdoğru kıldılar. Zekâtı seve seve verdiler. Antlaşma yaptıklarında yapmış oldukları antlaşmalara sâdık kaldılar. Zor zamanlarda, darlıkta ve savaş zamanında sabrettiler sebat gösterdiler. Vicdanları alçaltacak, başlarını öne eğdirecek mal hırsının, cimriliğin, irade zayıflığının ve bencilliğin tutsağı olmadılar. İhtiras ve zaaflarını dizginlediler. Onlar hiçbir hayır fırsatını kaçırmadılar. Allah rasûlünden bir şey öğrenme fırsatı yakaladılar mı ilk sordukları soru, onları cennete götürecek hayırlı ve salih amellerin neler olduğu sorusu oldu. Bu konuda efendimize çok soru sordular ve aldıkları cevapları büyük bir heyecanla uygulamaya koştular. Rasûlullah (s.a.s) da her birinin kabiliyetlerine göre yapabilecekleri ve böylece cennete girebilecekleri amelleri söyledi.

Ebû Musa (el-Eşarî) (r.a) anlatıyor: Efendimiz, sadaka vermenin her Müslümanın görevi olduğunu söyleyince oradakiler: Ya sadaka verecek bir şey bulamazsa? dediler. Rasûlullah: “O zaman gider amelelik yapar, hem kendisine faydalı olur, hem de tasadduk eder” buyurdu. Peki, buna gücü yetmez (veya iş bulamaz) ise? dediler. Efendimiz, “O zaman darda kalana, ihtiyaç sahibine yardım eder buyurdu.” Ya Rasûlullah ya buna da gücü yetmezse? dediler. Efendimiz: “O da diliyle iyilik yapmayı tavsiye eder buyurdu.” Bunu da yapamazsa? Dediler, efendimiz tebessüm ederek “Kötülük yapmaktan uzak durur. Bu da onun için sadakadır” buyurdu.

Efendimiz (s.a.s)’den Allâh yolunda infakın önemiyle ilgili nasihatleri dinleyen Ulbe bin Zeyd’de (r.a.) bir sefer öncesinde Allâh için bir şeyler yapmak istemişti. Ancak verecek bir şey bulamayınca: “Ben de bu yolda canımı ortaya koyar orduya katılırım” diye düşünmüştü. Ancak bu sefer de cihada çıkacak binek ve gerekli teçhizat bulunamamıştı. Bu durum karşısında Ulbe bin Zeyd çok üzülmüş ve kahırlanmıştı, çünkü öğrendiklerinin ve bildiklerinin sorumluluğu onu yerinde durduramıyordu. “Allâh yolunda muhakkak benim de bir şeyler yapmam gerekir” diye çırpınıp duruyordu. O kadar üzülmüştü ki gece gözüne uyku girmedi. Kalkıp tenha bir kenara çekilip ağlamış ve o gece namaz kıldıktan sonra ellerini açarak: “Ey Allâh’ım! Sen cihadı emrettin ve insanları ona teşvik buyurdun. Sonra cihada gitmek için bana bir mal vermedin. Rasûlünün elinde beni bindirecek bir imkân da yoktur. Ama ben de senin için bir şeyler infak etmek istiyorum malım da canım da namusum da bana yapılan her zulmü, yani kimde hakkım varsa tüm haklarımı senin yolunda infak ediyor ve Müslümanlar için helâl ediyorum, benden de bunu infak olarak kabul buyur” demiş ve sonra halkla beraber Rasûlullah (s.a.s)’ın ardından sabah namazına katılmıştı. Namazdan sonra Hz. Peygamber: “Bu gece sadaka veren nerededir?” diye sormuş. Kimse cevap vermediğinden, bir daha: “ Bu gece sadaka veren kimse ayağa kalksın” deyince Ulbe çekingen bir hâlde ayağa kalkarak durumu kendisine anlatmış, Hz. Peygamber: “Müjdeler olsun. Canımı elinde tutan Allah’a yemin ederim ki senin sadakan, kabul edilen sadakalar arasına yazıldı” buyurdu. Ulbe bin Zeyd’in (r.a) ve onun gibi birçok sahabenin bu kutlu müjdelere muhatap olmasının asıl nedeni malları, mülkleri, makamları değil; bildiklerini büyük bir ihlas ve samimiyetle uygulama niyetleri ve dertleridir. 

Çünkü onlar öğrendikleri arasından güçleri neye yetiyorsa onu yapma derdinde oldular. Çünkü onlar efendimizden (s.a.s) “Allah tek bir ok sebebiyle tam üç kişiyi cennete koyar: hayrı umarak onu imal edeni, onu cihatta bizzat kullanıp atanı ve atana yardım edeni (ona uzatanı)” tavsiyesini dinlemişlerdi. Ellerinden geliyorsa ok yaptılar. Ok yapamazlarsa ok attılar. Onu da yapamazlarsa yerdeki okları toplayıp atanlara verdiler. Öğrenilen her bilgi sahabe efendilerimizin hayatında olduğu gibi bizim de cennet yolcuğundaki en büyük azığımız olacaktır. Yeter ki bilmesine rağmen kenara çekilen, tenkit ve eleştiri hastalığına kapılan, yolda yürümek yerine kuru edebiyat yapanlardan olmayalım.

Yetimin Umudu Ol!

DİĞER MAKALELER

BENİM HAFIZIM